GİRİŞ/KAYIT

Seçmeli Demokrasi ve insan Haklari 1

Bu ders notu tek kitaptır. Demokrasi ve İnsan Hakları Eğitimi 1-2 ders notunun tamamından sorumlu olacaklardır.

Ünite 1 : İNSAN HAKLARI, HUKUK VE DEVLET
1. KONU
Temel Kavramlar

Kişilere yasa ve yönetmeliklerle verilen somut hakları güvence altına alan ve anayasada yer verilen soyut ve genel nitelikli haklara “anayasal haklar” ya da “temel haklar” denir.

Anayasada yer alan Temel Hak ve Özgürlükler aşağıdaki gibi sınıflandırılmıştır;

a) Koruyucu Haklar
Kişileri, devlete ve topluma karşı koruyan hak ve özgürlüklere koruyucu haklar denir. Anayasa’mızda koruyucu haklar “Kişinin Hak ve Ödevleri” başlığı altında sayılmıştır. Başlıklar halinde bu haklar; kişi dokunulmazlığı (m.17), zorla çalıştırma yasağı (m.18), kişi hürriyet ve güvenliği (m.19), özel hayatın gizliliği (m.20), konut dokunmazlığı (m.21), haberleşme özgürlüğü (m.22), yerleşme ve seyahat özgürlüğü (m.23), din ve vicdan özgürlüğü (m.24), düşünce ve inanç özgürlüğü (m.25), basın özgürlüğü (m.28), dernek kurma özgürlüğü (m.33), toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı (m.34), mülkiyet edinme hakkı (m.35) dır.

b) İsteme Hakları
Kişilerin devletten ve toplumdan isteyebilecekleri haklara isteme hakları denir.
Anayasa’nın “ Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler” bölümünde yer alan bu hak¬lar, ailenin korunması (m.41), eğitim ve öğrenim hakkı (m.42), çalışma ve sözleşme özgürlüğü (m.48), çalışma hakkı (m.49), dinlenme hakkı (m.50), sendika kurma hakkı (m.51) toplu iş sözleşmesi hakkı (m.53), grev hakkı (m.54), konut hakkı (m.57), gibi haklardır.

c) Katılma Hakkı
Kişinin siyasal gücün kullanılmasına katılmasını sağlayan haklara katılma hakları denir. Bu haklar, Anayasa’nın “Siyasal Haklar ve Ödevler” başlığı altında düzenlenmiştir. Anayasaya göre bunlar, vatandaşlık hakkı (m.66), seçme, seçilme hakları (m.67), siyasal partilerle ilgili haklar (m.68,69), kamu hizmetlerine girme hakkı (m.70), vatan hizmeti hakkı (m.72), vergi ödevi (m.73), dilekçe hakkı (m.74) gibi hak ve özgürlüklerdir.
Kitabınızın sonunda Anayasa’nın temel hak ve özgürlüklere yer veren “ikinci kısmı” ek olarak verilmiştir. Lütfen burayı inceleyerek yukarıda başlıklar halinde verilen hakların neleri içerdiğini, hangi hak ve özgürlüklere sahip olduğunuzu öğreniniz.
Temel haklardan bazıları, yaşama hakkı, kişi dokunulmazlığı, sağlık hakkı eğitim hakkı, dilekçe hakkı, özel yaşamın gizliliği ve seçme ve seçilme hakkıdır.

Yaşama Hakkı
Yaşama hakkı kişilerin en temel haklarındandır. Yaşama hakkından mahrum olan biri diğer haklarından yararlanamaz. 1982 Anayasası’nın 17. maddesinde “Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.” ifadesiyle yaşama hakkı anayasal güvenceye Dem. ve İnsan Hak. Özeti www.theinek.com sitesinden alınmıştırkavuşturulmuştur. 2004 yılında yapılan Anayasa değişikliğiyle maddenin devamındaki istisna hallerinden “mahkemelerce verilen idam cezalarının infazı” ibaresi çıkartılarak idam cezası da kaldırılmış, böylece yaşama hakkının önündeki engeller tamamen kaldırılmıştır.

Kişi Dokunulmazlığı
Kişi dokunulmazlığı, yaşama hakkını tamamlayıcı niteliktedir. Kişinin maddi ve manevi bütünlüğünü korumaya yönelik bir haktır. Kişi dokunulmazlığı Anayasa’nın 17. maddesinde “Tıbbî zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbî deneylere tâbi tutulamaz.
Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tâbi tutulamaz.” ifadeleriyle yer almıştır.

Sağlık Hakkı
Sağlık hakkı herkesin yaşamını sağlıklı bir şekilde devam ettirebilmek için devletten gerekli çalışmaları yapmasını isteme hakkıdır. Devlet kişilerin sağlık haklarının gerçekleşmesi için sağlık kuramlarını oluşturarak halka sağlık hizmeti vermeli, koruyucu sağlık hizmetleri yürütmeli, kişileri sağlıklı ve dengeli bir biçimde beslenebilecekleri yaşam standardına ulaştırmak ve çevreyi insanların yaşamlarını sağlıklı bir şekilde sürdürebilecekleri duruma getirmelidir. Anayasa’nın 56. maddesi sağlık hakkına yer vermektedir.

Buna göre, “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.
Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.”

Eğitim Hakkı
Demokratik toplum düzeninin kurulması ve insan haklarının yaşama geçirilebilmesi için eğitim temel bir şarttır. Kişiler demokrasi bilincini ancak eğitim yoluyla kazanabilirler. Toplumdaki sosyal eşitsizlikler eğitim yoluyla azaltılabilir. Bu nedenle devlet için vatandaşlarına eğitim vermek bir görevdir. Her vatandaşın eğitilmeyi isteme hakkı vardır. Eğitim hakkı Anayasa’nın 42. maddesinde yer almıştır. Buna göre; “Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz … İlköğretim, kız ve erkek bütün vatandaşlar için zorunludur ve Devlet okullarında parasızdır … Devlet, maddî imkânlardan yoksun başarılı öğrencilerin, öğrenimlerini sürdürebilmeleri amacı ile burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapar. Devlet, durumları sebebiyle özel eğitime ihtiyacı olanları topluma yararlı kılacak tedbirleri alır…”

Dilekçe Hakkı
Anayasa’nın 74. maddesinde “Vatandaşlar ve karşılıklılık esası gözetilmek kaydıyla Türkiye’de ikamet eden yabancılar kendileriyle veya kamu ile ilgili dilek ve şikâyetleri hakkında, yetkili makamlara ve Türkiye Büyük Millet Meclisine yazı ile başvurma hakkına sahiptir.” denilmektedir. Dilekçe hakkı herhangi bir konuda mağdur olan, devletin ya da kişilerin demokrasi ve insan haklarına aykırı davranış ve uygulamalarına maruz kalan kişilerin mağduriyetlerini yetkili makamlara yazılı olarak bildirerek mağduriyetlerinin ortadan kaldırılmasını isteme haklarıdır.

Özel Yaşamın Gizliliği
Her insanın kendine özgü bir
özel yaşamı vardır. İnsanlar kendilerini ilgilendiren konuların başkaları tarafından bilinmesinden rahatsızlık duyabilirler. Devlet kişilerin özel yaşamına müdahale etmemeli, kişilerin birbirlerinin yaşamına müdahale sayılabilecek davranışlarına engel olmalıdır. Özel yaşamın gizliliğinin korunması “konut dokunulmazlığı” ve “haberleşme hürriyeti” ile olur. Mahkeme kararı olmadıkça kimsenin konutu aranamaz, telefonu dinlenemez. Güvenlik görevlilerinin konutları arayabilmek için yetkili makamlardan izin almaları gerekir. Özel hayatın gizliliği ile ilgili hükümler Anayasa’nın 20, 21 ve 22. maddelerinde yer almıştır. Maddelerde “Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.”, “Kimsenin konutuna dokunulamaz.”, “Herkes, haberleşme hürriyetine sahiptir. Haberleşmenin gizliliği esastır.” ibareleriyle özel hayatın gizliliği anayasal güvenceye kavuşturulmuştur.


Seçme ve Seçilme Hakkı
Seçme ve seçilme hakkı çoğulcu demokrasinin bir gereğidir. Herkesin ülke yönetiminde söz hakkı vardır. Bu hak seçme ve seçilme hakkıyla kullanılır. Vatandaşlar oy kullanarak seçimlerde tercihlerini bildirebilecekleri gibi, aday olarak da ülkenin yönetimine talip olabilirler.

3. Adalet, Hukuk ve Devlet Kavramları
Adalet, hukuk ve devlet kavramlarını açıklamaya önce devleti açıklamakla başlamak gerekir. Çünkü devleti anlamadan hukuk kavramını, hukuk olmadan da adalet kavramını anlamlandırmak hayli güçtür.

Sevgili öğrenciler; insanı diğer canlı türlerinden ayıran sayısız özelliği vardır. Bu ayıt edici özelliklerin en önemlilerinden biri, insanın toplumsal varlık (Homo socius) o luş udur. Şüphesiz insan dışındaki pek çok canlıda toplu (sürü) halde yaşamaktadır. Fakat insan dışındaki canlıların sürü halinde yaşaması tamamen içgüdüseldir. Hâlbuki insan tamamıyla bilinçli olarak, aklı ve özgür iradesiyle toplu halde yaşamayı tercih eder.

İnsanları toplu halde yaşamaya iten çeşitli nedenler vardır. Bunlardan biri ortak ihtiyaçların karşılanmasıdır. Bilimsel ve teknolojik gelişmelere paralel olarak artan ve çeşitlenen insan ihtiyaçları, insanları bir arada yaşamaya mecbur etmektedir. Hiçbir insan kendisi için gerekli olan mal ve hizmetlerin tamamını kendisi karşılayamaz. Toplumdaki bütün bireyler farklı mal ve hizmetler üretir ve bütün bireyler güçleri ölçüsünde bu mal ve hizmetlerden yararlanırlar. Böylece dikiş dikmesini bilmeyen biri elbise giyebilir ya da hiç inek görmemiş biri süt içebilir.

İnsanları bir arada yaşamaya iten bir diğer neden de bir arada olmaktan sağladıkları duygusal doyumdur. İnsana özgü sevgi, nefret, kıskançlık, annelik, babalık, hoşgörü vb. duyguların gerçekleşebilmesi başka insanların varlığını zorunlu kılar.

Tabiattaki canlıların belki de en zayıfı ve gelişimini en uzun sürede tamamlayanı olan insan ancak toplum sayesinde varlık bulur. Tabiatta tek başına bırakılmış bir bebeğin yaşamını devam ettirebilmesi imkânsız gibidir. Üstelik yaşamını devam ettirebilse bile dış görünümü hariç, insani hiçbir özellik kazanamaz. İnsan ancak toplum sayesinde varlık bulur ve güçlü olur.

İnsan toplumlarının geçmişini araştıran antropoloji biliminin verilerine göre insanların kurdukları ilk topluluklar klanlar ve boylardı. Avcılık ve toplayıcılıkla ya da sınırlı tarımsal faaliyetlerle geçinen ve yan göçebe olarak yaşayan bu ilkel toplumlarda toplumsal yaşamı idare eden basit kurallar vardı. Toplumun her bireyi bu kurallara uymak zorundaydı. Yöneten ve yönetilen ayrımı bulunmuyordu. Zamanla bu küçük insan toplulukları askeri, dini ya da ticari sebeplerle bir araya gelerek tarihteki ilk devlet tipi olan şehir devletlerini ( site devleti ) kurdular.

Farklı dinlerin anlayış ve kurallarının hüküm sürdüğü küçük toplulukların şehir devletlerinde bir araya gelmesi, toplumun bütün bireylerince paylaşılan bir takım kuralların varlığını ve bir örgütlenmeyi zorunlu hale getirdi. Şehir devletleriyle birlikte mesleki ve teknik iş bölümü yaygınlaşmaya başladı. Terzilik, ustalık vb. zanaat kolları, askerlik, yöneticilik, din adamlığı gibi meslekler ve toplumsal sınıflar ortaya çıkmaya başladı.

Devlet yukarda sayılan şartların ortaya çıkmasıyla ortaya çıkan bir olgudur. Tarihte ilk olarak şehir devletleriyle ortaya çıkan devlet daha sonra imparatorluklar şekline dönüşmüş, imparatorlukların zayıflaması feodal devletleri ortaya çıkarmış, 16.yy. da yapılan Wesfalia barış antlaşmasıyla bugünkü modern devletlerin öncüsü sayılan ulus devletler ortaya çıkmıştır.

En basit ve yalın bir tanımla devlet, birlikte yaşamak üzere örgütlenmiş insan toplumudur. Bir başka tanımla devlet, yerleşik bir topluluğun hukuksal ve siyasal açıdan örgütlenmesi sonucu oluşan, tüzel kişiliğe ve egemenliğe sahip soyut varlıktır. Bu anlamda devleti kişileştirmek bir yanlış anlamadan ibarettir. Devlet düşünen, karar alan ve uygulayan somut bir varlık değil soyut bir örgütlenmedir. Gerçekte devletten bahsederken insanları, kurum ve kuralları kastetmiş oluruz. Devlet adaletsiz dediğimizde, devlet erkini (güç) elinde bulunduranların ya da kuralların adaletsizliğinden bahsetmiş oluruz. Devletin bir hakkımızı çiğnediğini söylerken gerçekte, devlet adına karar alan ve uygulayanların, devletin karar alma ve uygulama mekanizmalarını elinde bulunduranların haklarımızı çiğnediğini söylemiş oluruz.
Devletin varlığı için bazı öğelerin varlığı zorunludur. Bunlar olmaksızın bir devletin varlığından bahsetmek mümkün değildir. Bunlar:

1. Halk:Ortak bir amaçla bir Bu Konu www.theinek.com dan alınmıştıraraya gelmiş insanlara halk denir. Halk ve millet kavramları aynı değildir. Halk somut bir varlıktır. Belli bir zamanda belli bir yerde yaşayan insanları ifade eder. Hâlbuki millet soyut bir varlıktır. Türk halkı denildiğinde halen ülkemizde yaşayan insanlar ifade edilirken, Türk Milleti denildiğinde dünyanın birçok ülkesinde yaşamakta olan ve geçmişte yaşamış geniş bir insan topluluğu ifade edilir. Bir millet olmadan devletin varlığından söz edilebilir fakat halk olmaksızın devletin varlığından söz edilemez. Söz gelimi Irak Devleti bir Irak milleti olmaksızın vardır. Fakat Irak halkı olmasaydı Irak devleti olamazdı.

2. Ülke:Bir devletin var olabilme
si için devleti oluşturan halkın yaşadığı, devletin egemenlik alanını oluşturan bir toprak parçası(vatan=yurt)nın olması gerekir.


3. Egemenlik:Devletin varlık koşullarından biri de egemenliktir. Egemenlik devletin sınırsız ve koşulsuz bir bağımsızlığa sahip olması, ülke içinde kendine rakip başka bir gücün bulunmaması, uluslararası alanda ise diğer devletlerle eşit iradeye sahip olması demektir.

Yukarıda da ifade edildiği gibi insan toplumsal bir varlıktır. İnsan toplumları insanların bir araya gelmeleri sonucu oluşmuş bir kalabalık, sayısal bir çokluk değildir. Toplumu oluşturan bireyler belli bir amaç için bir araya gelirler ve sürekli bir ilişki içindedirler. Birbirinin varlığından haberdar birden fazla kişinin belli bir amaçla bir araya gelmesine sosyal ilişki denir. İnsanlar arası ilişkiler gelişigüzel değil belli kurallar çerçevesinde gerçekleşir. Yani sosyal ilişkileri düzenleyen birtakım kurallar vardır. Birbirleriyle yakından ilişkili olan bu kurallar, ahlak kuralları, din kuralları, gelenekler, örfler ve hukuk kurallarıdır. Sosyal ilişkileri düzenleyen kurallar arasında hukuk kuralları ayrıcalıklı bir yere sahiptir.

Hukuk hak kelimesinin çoğuludur. Haklar anlamına gelir. Hukuk bir devlette tüzel ya da gerçek kişilerin birbirleriyle ve devletle olan ilişkilerini adalete uygun olarak düzenler. Kişilerin sahip oldukları hak ve yükümlülüklerin sınırlarını çizer.

Hukuk kurallarının varlık nedeni kamu düzeninin sağlanması ve sürdürülmesidir.

Kişilerin ne zaman, nerede ve nasıl davranacaklarını belirleyen hukuk kurallarının olmadığı bir insan toplumunda kargaşa egemendir. İnsanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen diğer sosyal ilişki kuralları toplumsal düzeni sağlamada yetersiz kalır. Çünkü bu kurallar hem kişiden kişiye değişir, hem de yaptırım güçleri zayıftır. Herkesin ahlak anlayışı, gelenek ve görenekleri farklı olabilir. Üstelik ahlaka ve geleneklere aykırı davranışlarda bulunanlara uygulanan yaptırımlar ayıplama ve kınama şeklinde olduğundan kişilerin olumsuz davranışlarını engellemede yetersiz kalabilirler. Hâlbuki hukuk kuralları kamu gücü tarafından korunan güçlü yaptırımlar içerirler. B u yaptırımlar, özgürlüğü kısıtlayıcı ya da mali yaptırımlar şeklinde olabilir. Hukuk kural-larını çiğneyenler devletin güvenlik güçlerini ve adli makamlarını karşılarında bulurlar.

Hukuk kuralları anayasa, yasa, tüzük, yönetmelik, yönerge ve genelge olarak sıralanırlar. Mahkemelerce daha önce verilen kararlar da hukuk kurallarının bir parçasını oluşturur. Eğer bir anlaşmazlık konusunda yazılı bir hüküm yoksa toplumda geçerli olan örf ve adetler de anlaşmazlığın çözümünde etkili olur. Alt kademedeki bir hukuk kuralı da bir üst kademedekine uygun olmak zorundadır.

Kanunlar yasa koyucu tarafından kabul edilir. Kanunların nasıl uygulandığını gösteren tüzükler Bakanlar Kurulu tarafından hazırlanır. Fakat Bakanlar Kurulu tüzükleri hazırlarken devletin en yüksek danışma organı olan Danıştayında görüşünü almak zorundadır. Daha alt kademedeki hukuk kuralları bakanlıklar tarafından hazırlanır.

Hukuk kuralları şekli bakımından emredici, tanımlayıcı, yorumlayıcı ve tamamlayıcı nitelikte olabilir. Bütün hukuk kurallarr emir ve yasaklar içermez. Söz gelimi 657 sayrlr Devlet Memurlarr Kanunu’nun 4. maddesi “Mevcut kuruluş biçimine bakrlmaksrzrn, Devlet ve diğer kamu tüzel kişiliklerince genel idare esaslarma göre yürütülen asli ve sürekli kamu hizmetlerini ifa ile görevlendirilenler, bu Kanunun uygulanmasrnda memur sayrlrr.” ifadesiyle devlet memurunu tanrmlamrştrr. Burada bir yaptrrrm ya da yasak söz konusu değildir. Emredici hukuk kurallarr kişileri belli bir şekilde davranmaya zorlar. Örneğin Medeni Kanun’un 141. maddesine göre evlilik akdi ancak evlendirme memuru huzurunda yaprlabilir. Bu kurala göre kişilerin başka türlü davranmalarr olanaksrzdrr. Kanuna aykm olarak imam nikâhr ile evlenenlerin evlilikleri geçersiz sayrldrğr gibi, böyle davrananlar kanunun öngördüğü cezaya da çaptırılırlar.

Hukuk düzeninin gerçekleştirmeye çalıştığı şey adalet idesidir.

Adalet kavramı tanımlanması çok güç bir kavramdrr. Bu nedenle adalet kavramrm tanrmlamak yerine tartrşmak daha yararlr olacaktrr.

Genellikle adalet, hak ve hukuka uygunluk, hakkı gözetme, doğruluk olarak tanımlanmaktadır. Fakat hukuka uygun olan her şey adaletli olmayabilir. Söz gelimi yasaya uygun olarak toplanan bir verginin adaletli olmadığı ileri sürülebilir. Hak anlayışı ve hukuk sistemleri farklılık gösterebilmekte ve bu doğrultuda kişilerin ve toplumların adalet anlayışları da farklılaşabilmektedir.

Antik Yunan düşünürlerinden Aristoteles (MÖ. 384-322) dağıtıcı adaleti, malların ve şerefin herkesin toplumdaki durumuna göre dağıtılması, denkleştiriri adaleti de cezanın suçun, tazminatın ise haksız fiilin doğurduğu zararı ortadan kaldırması olarak g örmüştür. Denkleştiriri adalet, hukuki ilişkileri düzenleyen genel ve objektif standartlara ulaşmayı hedefler. Gözü bandajlı ve kime verdiğini bilmeden adalet dağıtan adalet ilahesi Themis (Resim 1.9) denkleştiriri adaletin sembolüdür. Aristoteles’in hocası Platon (MÖ 427-347) hak ve adaletin güçlüler tarafından kendi işlerine gelecek biçimde yorumlanabileceğini ileri sürmüştür.

Ünlü hukukçu Grotius (1583-1645) söze bağlılığı, İngiliz filozofu Hobbes (1588-1679) sözleşmeye uygun davranmayı, Alman filozofu Kant (1724-1804) şerefli yaşamayı, herkese payına düşeni vermeyi ve kimseye zarar vermemeyi Rawls hakkaniyete ve eşitliğe uygunluğu, eşitliği ve özgürlüğü adalet olarak görmüştür. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Neredeyse insan sayısı kadar farklı adalet anlayışı vardır.

Çağımızda da hangi hukukun adalete uygun ve doğru olduğu konusundaki fikir farklılıkları devam etmektedir. Bunun nedeni, kişilerin sahip oldukları adalet fikrinin; kendi kişisel çıkarlarından, inançlarından, mensubu bulundukları toplumun, sosyal grubun özelliklerinden ve kişilerin mizaç ve karakterinden etkilenmesidir.

Amacı ve kapsamı bakımından hukuk sistemleri arasında farklılıklar bulunur. Hukuk sistemleri arasındaki bu farklılıklarda adalet anlayışının farklılık göstermesine neden olur. Söz gelimi herkese hak ettiği cezanın verilmesi gerektiğini savunan bir hukuk sisteminin adalet anlayışıyla hukuku sosyal
bir koruma aracı sayan ve suç işleyenlerin ruhsal eksikliklerinin göz önüne alınması gerektiğini savunan bir hukuk sisteminin adalet anlayışı birbirleriyle çelişir durumdadır. Toplumca paylaşılan, çoğunluk tarafından kabul edilen şeylerin adalet olduğu savunulabilir. Fakat bu çoğunluğun adaleti olmaktan öte gidemez.


Sonuçta adaletle ilgili tartışmalar geçmişten günümüze hep var olmuştur. Fakat tıpkı ahlaki yargılar gibi adalet idesi de objektif bir temel üzerine oturtulamamıştır. Genelde adaletle ilgili herkesin ittifakla kabul ettiği temel değerler vardır. Bunlar:
- Herkesin yasalar karşısında eşit sayılması,
- Ahlakça olumsuz kabul edilen fiillerin hukuk tarafından da suç sayılması,
- Benzer suçlara benzer cezalar verilmesi,
- Vatandaşların “nimette ve külfette” eşit olmaları gibi sıralanabilir.

Devletin temel varlık nedenlerinden biri adaletin gerçekleştirilmesidir. Devletler bu görevlerini hür ve bağımsız yargı organları aracılığı ile gerçekleştirmeye çalışırlar. 1982 Anayasası’nın 5. maddesinde “…kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkesiyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığını geliştirmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak” devletin amaçları arasında sayılmaktadır.Kaynak : www.theinek.com

2. KONU
İnsan Hakları ve Devlet

1. Hukuksal Bir Kurum Olarak Devlet
Devlet birlikte yaşamak için örgütlenmiş insanların oluşturduğu soyut bir varlıktır. Başka bir ifadeyle devlet, bir toprak parçası üzerinde birlikte yaşayan insanların örgütlenme biçimidir. Bir toplumda; kişiler arasındaki ilişkileri düzenleyen, kuralları oluşturan, kişilerin birbirleriyle olan anlaşmazlıklarını çözüme kavuşturan, insanlar arasında işbölümü ve dayanışmayı sağlayan, insanların bireysel ve kollektif ihtiyaçlarını karşılayan, insanları iç ve dış tehlikelere karşı koruyan, toplumda dirlik ve düzeni sağlayan kurum devlettir.

Devleti meydana getiren örgütlenme hukuk yoluyla olur.
Devletin ortaya çıkışı ile hukukun ortaya çıkışı eş zamanlıdır. Fakat bütün hukuk kuralları ve devlet sistemleri demokrasiyi, insan haklarını ve halkın egemenliğini gerçekleştirecek biçimde değildir.

Bugünkü devlet sisteminin ilk öncüleri site devletleridir. Site devletlerinden sonra imparatorluklar ortaya çıkmıştır. Ortaçağda egemen olan devlet tipi dini esaslara dayalı teokratik devletlerdir. İmparatorlukların zayıflamasıyla ortaya feodal devletler çıkmıştır. Bütün bu devlet tiplerinde törelere, dini kurallara, bir kişinin ya da bir grubun iradesine dayanan hukuk kuralları bulunuyordu. Ancak bunu pozitif hukukla karıştırmamak gerekir. Ulus devletlerin ortaya çıkmasıyla birlikte akla ve bilime dayanan, kişinin doğasından ve sosyal kurallardan oluşan pozitif hukuk ortaya çıkmaya başladı.

Modern bir devlette devletin örgütlenmesi pozitif hukuka göre olur. Hukuk kurallarının en üstünde yer alan anayasalar devletin örgütlenmesini belirleyen temel yas alardır. Anayasalar devletin amaç ve görevlerinin neler olduğunu, devletin kuruluşunu, hangi organlardan oluştuğunu, kişilerin hak ve görevlerinin neler olduğunu, devletin işleyişinin ve düzeninin nasıl sağlanacağını açıklarlar.

Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet yapısı Anayasada belirtilmiştir. Henüz Cumhuriyet kurulmadan önce yapılmış olan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anayasası kabul edilen 1921 Anayasası da dâhil olmak üzere dört Anayasamız vardır. Bunlar 1921, 1924, 1961 ve 1982 Anayasalan’dır. 1921, 1924 ve 1961 Anayasaları yürürlük-ten kaldırılmıştır. Halen yürürlükte bulunan 1982 Anayasası’nın “B aşlangıç” bölümünde ve “Genel Esaslar” başlığını taşıyan “Birinci Kısım” da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dayandığı temel esaslar ve devletin şekli belirtilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti devlet sisteminin dayandığı temel esaslar;

- Atatürk Milliyetçiliği ve Atatürk İlke ve İnkılâplarına bağlılık,
- Dünya milletler ailesinin eşit bir ferdi olma,
- Çağdaş uygarlık düzeyini yakalama,
- Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olması,
- Kuvvetler ayrılığı,
- Üniter devlet yapısı ve laiklik,
- Temel hak ve hürriyetlerin kullanılması önündeki engellerin kaldırılması,
- Yurtta ve dünyada barış,
- Hukukun üstünlüğüdür.

Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet yapısı Anayasanın “Birinci Kısmında” yer alan on bir maddede şekillenmiştir. 1982 Anayasası’nın 1. maddesi devletin şeklini,
2. maddesi Cumhuriyetin niteliklerini, 3. maddesi devletin dilini, bayrağını, millî marşını ve başkentini belirlemiştir. 4. maddede ilk üç maddenin değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez olduğunu hükme bağlamıştır. Anayasanın 5. maddesi devletin amaç ve görevlerini belirtir. 6. madde egemenlik hakkının kime ait olduğunu ve nasıl kullanılacağını belirler. 7, 8 ve 9. maddelerde devletin organları sayılmıştır. 10. madde kanun önünde eşitliğe yer vermiş, ll.madde ise Anayasanın üstünlüğünü ve bağlayıcılığını hükme bağlamıştır. Kitabınızın sonunda Ek l’de 1982 Anayasası’nın “Birinci Kısmı” verilmiştir. Bu kısmı inceleyerek Devletimizin dayandığı esasları öğreniniz.

2. Laik Devlet ve İnsan Hakları
Laik sözcüğü Latince laicus kökünden gelmektedir. Kelime anlamı bakımından ruhani olmayan, dine dayanmayan, dünyevi gibi anlamlar içermektedir. Kavramsal anlamı bakımından laiklik bir devlet ve hukuk sistemini ifade eder. Laikliğin ifade ettiği devlet sisteminin ne olduğunu, hangi esaslara dayandığını, insan hakları ve demokrasi açısından öneminin neler olduğunu ifade etmeden önce, laikliğin bir devlet sistemi olarak ortaya çıkmasında etkili olan gelişmelere değinmek yararlı olacaktır.

Orta Çağda Hristiyanlık dini ve bu dini kendi dünyevi çıkarlarını gerçekleştirmek amacıyla kullanan bir ruhban sınıfı Batı dünyasında iki başlı bir yönetimin oluşmasına yol açmıştı. Bu yönetimlerden biri kral tarafından yapılan dünyevi yönetim, diğeri kilise tarafından yapılan ruhani yönetimdi. “Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrının hakkı Tanrıya” ifadesi bu iki başlılığı açıklamak için kullanılan bir değimdir.

Bu iki başlı yönetimde kral ve kilise kendi güçlerini ve hükümranlık haklarını arttırmak için bir mücadeleye girişmiş, halk ağır vergiler altında ezilmiş ve pek çok savaş yaşanmıştır. Özellikle Almanya’da kilise aşırı lüks peşine düşmüş ve bu lüksün bedelini karşılayabilmek için halktan ağır vergiler toplama yoluna gitmiştir. Kilise bir taraftan halktan topladığı vergilerle lüks içinde yaşarken bir taraftan da halka gereksiz ve abartılı bir kadercilik telkin etmiş, hiç yaşamadıkları fakirliği ve sefaleti adeta övünülecek bir şey olarak halka kabul ettirmeye çalışmıştır.

Kilisenin halk üzerindeki egemenliğini devam ettirebilmesi ancak halkın cahil kalmasıyla mümkün olabilirdi. Eğitimli, düşünen, sorgulayan, araştıran ve farklı fikirler ortaya koyabilen bir halk, kilise için tehlikeliydi. Kutsal kitabı okuyup anlayabilen insanlar, dinin ruhban sınıfının kendilerine öğrettiklerinden farklı olduğunu görüp kiliseye karşı gelebilirlerdi. Bu nedenle kilise sistemli olarak her türlü eleştirel ve sorgulayıcı düşüncenin üstüne gitmiş, kilisenin istediğinden farklı düşünenleri ortadan kaldırmaya çalış
mıştır. 10. yy. dan itibaren bu nedenlerle Aforoz (dinden çıkarma) müessesesi ve Engizisyon Mahkemeleri ortaya çıkmış, kilisenin düşündürmek istediğinden farklı düşünen herkes Engizisyon Mahkemelerinde yargılanarak ağır cezalara çarptırılmıştır.


Kilise çevresindeki bu sahte din adamları sınıfının adaletsiz uygulamaları halkı dinden soğutmuştu. Bir taraftan krallar kiliseye karşı siyasi mücadele verirken bir taraftan da düşünce dünyasında bir mücadele başlamıştı.

Dante eserlerinde kraldan yana tavır koymuştu. Padovalı Marsilius’da kiliseyi görev ve yetkilerini aşan sapkın bir kurum olarak görmüştür. Marsilius, toplumun tanrısal değil doğal bir iş birliği sonucu olduğunu savunur. Bunun sonucu ise kiliseden ve dinden bağımsız bir hukuk anlayışının gelişmesidir. 14.yy. da Ockhamlı William kilisenin kutsal kitapla Hristiyanlara verilmiş olan özgürlüğü yok ederek insanları köleleştirdiğini düşünmüş ve ruhban sınıfına karşı tavır geliştirmişti.

Ulus devlet fikrinin oluşmaya başlaması kilisenin gücünü kırmıştı. Rönesansla birlikte laik temele dayalı toplum ve hukuk sistemi kurma çabaları daha da güçlenmiştir. Özellikle Martin Lutter King’in başlattığı reform hareketleri laiklik sürecinin güçlenmesine neden olmuştur. Machiavelli laik dünya görüşünü temele alan bir siyaset anlayışını ortaya çıkartan ilk düşünürdür. Locke ve Voltaire gibi düşünürler vicdan özgürlüğünün önemini vurguladılar. Nihayet bütün bu düşünceler ve yürütülen mücadeleler 1789 Fransız İhtilali’yle birlikte somut sonuçlar verdi ve devletin alanı ile dinin alanı birbirinden ayrıldı.

Osmanlı devleti, devlet ve toplum yapısı açısından kendine has özellikler göstermekteydi. Osmanlıda hukuk ve devlet sistemi kısmen dini hükümlere kısmen de örflere dayanıyordu. Osmanlıda din ve devlet yönetimi padişahların manevi varlıklarında birleştirilmiştir. Bu nedenle Batıdakine benzer bir iki başlı yönetin Osmanlıda hiçbir zaman olmamıştır. Gerek Osmanlı Devleti’nde gerekse diğer Müslüman ülkelerde dinin manevi atmosferinden yararlanarak şahsi çıkarlar elde etmeye çalışan kişi ve gruplar olmuş, bu gruplar çeşitli sorunlara yol açmıştır.

Yukarıda anlatılan gelişmelerin bir sonucu olarak ortaya çıkan laiklik, bugün bütün çağdaş devletlerin bir niteliği haline gelmiştir.
Kavramsal anlamı bakımından laiklik iki boyuttan oluşur.

Laikliğin birinci boyutu din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması, devleti oluşturan kurumların, kuralların ve hukuk sisteminin dini esaslara, dinin emir ve yasaklarına göre değil de, pozitif hukuk kurallarına dayandırılmasıdır.
Laik bir devlette devlet sistemi, çağın gereklerine, akıl ve mantık ilkelerine ve bilimsel esaslara göre oluşturulmuş kurallara dayanır. Anayasanın “B aşlangıç” b ö lü mün de “…kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle kanştırılamayacağı;…” ifade edilerek laikliğin bu gereği güvenceye kavuşturulmuştur.
Laikliğin ikinci boyutu, din, vicdan, kanaat ve ibadet hürriyetinin sağlanmasıdır.

Herkes istediğine inanmakta ya da hiç inanmamakta serbesttir. Laik bir devlette farklı dinlere, dinlerin farklı yorumlarına (mezhep) inanan, hiçbir dine ya da tanrıya inanmayan kişi ve toplum kesimleri eşit muamele görürler. Bunlar arasında kamu hizmetlerine katılma ya da kamu hizmetlerinden yararlanma noktasında hiçbir ayrım yapılmaz.

Laik bir devlette kişilere inançlarından ya da inançlarının gereği olan tutum ve davranışlarından dolayı baskı yapılmaz.

Kimse başkalarını inanmaya ya da ibadete zorlayamaz. Anayasanın 24. Maddesinde: “Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.
14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî ayin ve törenler serbesttir.

Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.
Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.” ibareleriyle inanç ve ibadet özgürlüğü güvenceye alınmıştır.

Laik devlet kişilerin inançlarına karışmadığı gibi kişilerin birbirlerinin inançlarına karışmalarına da engel olur. Laiklik devlete bir takım ödevler yüklediği gibi kişilere de ödevler yükler. Kişiler birbirlerinin inançlarına karşı hoşgörülü ve saygılı olmalıdır. Ancak demokrasinin hoşgörü ve saygının olduğu laik bir devlette insan hak¬ları gerçekleşebilir. Aksi halde toplumdaki uyum ve denge bozulur, yerini kavga ve huzursuzluk doldurur.

3. Hukuk Devleti ve İnsan Hakları
İstisnasız bütün devletler yasalarla yönetilirler. Hatta hukuk kuralları bulunmaksızın bir devletin var olamayacağı da ileri sürülebilir. “Monarşiyle yönetilen devletlerde bile kralın fermanı herkesin uymak zorunda olduğu bir hukuk kuralıdır.” Bu anlamda hukuk devleti ve kanun devleti aynı şeyi ifade etmezler. Bütün yönetim biçimlerinde, monarşilerde, diktatörlüklerde, teokratik ya da totaliter yönetimlerde de yasalar vardır. Yasalarla yönetilen kimi devletlerde yasalar baskıcı ya da adaletsiz olabilirler. Bu nedenle bir devletin hukuk devleti sayılabilmesi için birtakım niteliklere sahip olması zorunludur.

“Hukuk devleti” “polis devleti”nin karşıtı olarak doğmuştur. Buradaki polis güvenlik görevlisi anlamında değildir. Polis devleti hukuka bağlı olmayan devleti ifade eder. Polis devletinde devlet, kamu düzenini sağlamak için hukuk dışı her yola başvurabilir.

Devletin hukuka bağlı olması gerektiği İlkçağ Yunan düşünürleri Platon ve Aristoteles’ten bu yana söylenegelmiştir. Hukuk devleti anlayışı Ortaçağda devletin işleyişine ilişkin yapıdan çok toplumsal sözleşme anlayışına dayanıyordu. Bu anlayışa göre hükümdar sözünü yerine getirmezse yönetilenlerde hükümdara itaat borcundan
kurtulmuş sayılıyorlardı. İngiltere’deki ilk anayasal belge sayılan Manga Carta Libertetum’da bu duruma yazılı olarak yer verilmişti.

Yeniçağda hukuk devleti anlayışı J. Locke ve Montesquie’nun ortaya attığı kuvvetler ayrılığı ilkesi ile farklı bir boyut kazandı. 1789 ABD Anayasası’nda yer alan doğal haklar kuramı ve insan haklan anlayışı da hukuk devleti anlayışının gelişmesine neden oldu. Devletin başlıca varlık amacının yurttaşların özgürlüğünü, eşitliğini ve hukukun egemenliğini güvence altına almak olduğunu savunan Kantçı devlet felsefesine dayanan Alman hukuk sistemi “hukuk devleti “ anlayışını başlıca bir öğreti olarak ortaya koydu.

Bugün bütün demokratik rejimlerin temel niteliklerinden biri olan hukuk devleti ilkesi, 1961 Anayasasıyla devlet sistemimize girmiştir. 1982 Anayasası’nın 2. maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti, … sosyal bir hukuk Devletidir.” ifadesi ile hukuk devletini Cumhuriyetin temel niteliklerinden biri olarak sayılmıştır.
Hukuk devleti vatandaşlarına hukuki güvenceler sağlayan, devletin eylem ve işlemlerinin hukuk kurallarına bağlı olduğu, bir devlet sistemini anlatır. Anayasa Mahkemesi de bir kararında hukuk devleti ilkesini “yönetilenlere en güçlü en etkin ve en kapsamlı biçimde hukuksal güvencenin sağlanması, tüm devlet organlarının ve işlemlerinin hukuka uygun olması” olarak tanımlamıştır.

Hukuk Devleti Olmanın Gerekleri
1- Temel Hak Ve Özgürlüklerin Güvence Altına Alınması

Bir devletin hukuk devleti olabilmesi için temel hak ve özgürlükleri güvence altına almış olması gerekir. Temel hak ve özgürlüklerin güvenceye kavuşturulması bunlara Anayasada yer verilmesiyle mümkün olur. 1982 Anayasası’nın 12. maddesinde “Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir.

Temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder.” ifadesine yer verilerek temel hak ve özgürlükler anayasal güvenceye kavuşturulmuştur. Anayasanın “ikinci Kısmı” temel hak ve özgürlüklere yer vermiştir.

2- Kanun Önünde Eşitlik
Hukuk devletinde kişiler hiçbir ayrım gözetilmeksizin yasalar önünde eşittirler. Kanun önünde eşitlik konusuna daha önce değinildiğinden burada tekrar edilmemiştir.

3- İdarenin Hukuka Bağlılığı
İdare işlem ve eylemlerini hukuka uygun olarak yürütmek zorundadır. Anayasanın 11. maddesinde bu durum “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. …” şeklinde yer almıştır.

4- Kanunların Anayasaya Uygunluğunun Denetimi
Anayasanın 11. maddesinde “ … Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.” denilmektedir. 1961 Anayasasıyla kanunların Anayasaya uygunluğunu denetlemek için bir yüksek yargı organı olan Anayasa Mahkemesi kurulmuştur. 1982 Anayasası da bu yapıyı korumuştur. Kanunların Anayasaya uygunluğunu denetleyecek bir organ olmasa Anayasaya aykırı kanunlar yapmak yoluyla insan haklarından ve hukuk devletinden kolayca sapılabilir.

5- Devlet Faaliyetlerinin Belirliliği

Hukuk devletinde devletin yapacağı faaliyetler önceden bellidir.
Vatandaşlar hukuki güvenlik içinde yaşarlar. Bu, vatandaşların hangi kurala tabi olduklarını bilmeleri ile mümkündür. Bunun için Resmi gazetede yayımlanmayan kanunlar geçerli sayılmaz. Hukuk devletinde kanunlar geri yürütülmez. Hiçbir kişi işlediği zamanda suç sayılmayan bir eylemden dolayı sorumlu tutulamaz. Kazanılmış
haklara saygı gösterilir. Suç ve ceza kanuna dayanır. Kimse kanunda suç sayılmayan bir eylemden dolayı suçlanamaz ve kanunda belirtilmeyen bir cezaya çarptırılamaz. Herkesin yargılanma güvencesi vardır. Kimse yargılanmadan suçlu sayılamaz.

6- İdarenin Yargısal Denetimi
Anayasanın 125. maddesinde “İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.” ibaresi bulunmaktadır. İdare makamları yaptıkları işleri hukuka uygun olarak yapmakla yükümlüdürler. İdarenin hukuk dışı bir uygulamasına maruz kalan herkes idare mahkemelerine dava açarak yanlışlığın ortadan kaldırılmasını isteyebilir.

7- Mahkemelerin Bağımsızlığı
Hukuk devletinde yargı bağımsızdır. Makamı mevkii ne olursa olsun kimse mahkemelere emir ve talimat veremez. Mahkemeler anlaşmazlığı yasalara ve hâkimlerin vicdani kanaatlerine göre çözerler. Bu durum Anayasada “Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.” ibaresiyle güvence altına alınmıştır.

8- İdarenin Mali Sorumluluğu
İdari makamlar yürüttükleri işler sırasında vatandaşa verdikleri zararı ödemek zorundadırlar. Hatta yapılan işte idari makamların hiçbir kusuru olmasa dahi (kusursuz sorumluluk) idare vatandaşın zararını tazmin etmek zorundadır.

9- Kuvvetler Ayrımı
Hukuk devletinde devlet erkinin tek bir merkezin elinde toplanmaması için bir takım mekanizmalar geliştirilmiştir. Hukuk devletinde devletin erkleri olan yasama, yürütme ve yargı erkleri birbirlerinin alanına giremezler. Biri diğerinden daha üstün değildir.

10- Demokratik Rejim
Hukuk devletinin varlığı demokratik rejime bağlıdır. Çoğulcu demokrasinin olmadığı bir yerde hukuk devletinden de bahsedilemez.
Hukuk devleti ile ilgili söylenmesi gereken önemli bir nokta da bir devletin hukuk devleti olarak nitelendirilebilmesi için Anayasa ve yasalann hukuk devletinin gereklerine Diğer Ders Notlarını GÖrmek İçin tembelogrenci.com u ziyaret edinuygunluğunun tek başrna yeterli olmayacağrdrr. Bir hukuk devletinde uygulama da yasalar kadar önemlidir. Yasalar ne kadar adaletli ve hukuk devletinin gereklerine uygun olurlarsa olsunlar eğer uygulanmryorlarsa demokrasi ve insan haklarr açrsrndan hiçbir anlam ifade etmezler.

4- Sosyal Devlet ve İnsan Hakları
Sevgili öğrenciler daha önceki derslerimizden de hatrrlayacağrnrz gibi insan haklarrnrn tarihsel gelişimi içinde ilk önce ortaya çrkan haklar, “I. kuşak haklar” ya da “negatif statü haklarr” olarak da ifade edilen kişi hak ve özgürlükleri ile siyasal haklardrr. Yaşama hakkr, mülkiyet hakkr, düşünme ve düşünceyi ifade etme özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü, seçme ve seçilme hakkr, dernek ve siyasi parti kurma hakkr,
I. kuşak haklardan bazrlarrdrr.

Liberal devlet anlayrşrnrn gelişimi sonucu ortaya çrkan ve devlete sorumluluk yüklemeyen, daha çok devletin pasif kalmasrnr gerektiren I. kuşak haklar, Sanayi Devrimi sonrasrnda, 19.yy. sonlan ile 20.yy. da kapitalizmin yükselmesiyle kul- lanrlamaz duruma düşmüş ve devletin aktif rol almasrnr gerektiren, devlete sorumluluk yükleyen yeni bir takrm haklar ortaya çrkmaya başlamrştrr. “II. kuşak haklar”, “pozitif statü haklarr” olarak da ifade edilen bu haklar, ekonomik ve sosyal hak ve özgürlüklerdir. Sosyal ve ekonomik haklardan bazrlarr, “eğitim ve öğrenim hakkr”, “çalrşma ve sözleşme hürriyeti”, “sendika kurma hakkr”, “sosyal güvenlik hakkr”, “konut hakkr”drr. Ekonomik ve sosyal haklar olmaksrzrn diğer haklarrn kullanrlmasr imkânsrz hale gelmektedir. Söz
gelimi maddî imkânlardan yoksun birinin yaşama hakkrndan ya da seyahat hürriyetinden gerektiği gibi yararlanabilmesi imkânsrzdrr. Herkesin otomobil satrn alma hakkrnrn olmasr, herkesin otomobil alabileceği anlamrna gelmemektedir.


Sosyal ve ekonomik hakların gerçekleştirilmesi amacıyla aktif görev üstlenen devlet anlayışı olan “Sosyal Devlet” 20. yy. da ortaya çıkmaya başlamıştır. Kavramsal anlamı bakımından sosyal devlet [Refah Devleti (Welfere State)]; vatandaşlarının sosyal durumlarıyla, refahlarıyla ilgilenen, onlara asgari bir yaşama düzeni sağlamayı kendine ödev edinen devlet olarak tanımlanabilir. Tanımdan da anlaşılacağı gibi sosyal devletin temel amacı, bir toplumu oluşturan bireylerin yasalar karşısında olduğu kadar, siyasal, sosyal ve ekonomik hayatın işleyişi içinde de eşit ve özgür olmalarını sağlamaktır. Sosyal devlet özel mülkiyeti ve hür teşebbüsü kabul eder, sosyal ve ekonomik demokratikleşmeyi gerçekleştirmeye yönelir.

Ülkemizde ilk defa 1961 Anayasası’nda yer verilen sosyal devlet anlayışı, 1961 ve 1982 Anayasalarında Cumhuriyetin nitelikleri arasında sayılmıştır. Her iki Anayasa’nın 2. maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti … demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” ifadesine yer verilmiştir.

Sosyal Devlet Anlayışının Gerekleri
1. Ekonomik Kalkınma ve Yoksullukla Mücadele

Sosyal devletin temel amaçlarından biri tüm toplumu ve tek tek bireyleri yoksulluktan kurtarmak ve kişilerin insanca yaşayabilmeleri için gerekli şartlan ve minimum gelir düzeyini garanti etmektir.

2. Gelir Adaleti ve Eşitlik
Sosyal devletin temel amaçlarından biri de toplumu oluşturan bireyler arasındaki gelir adaletini sağlamak, ekonomik ve sosyal eşitliği gerçekleştirmektir. Kişilerin birbirlerinden farklı özellik ve yetenekleri vardır. Kişilerin sahip oldukları özellik ve yetenekleri kullanarak farklı işler yapmaları ve farklı gelir seviyelerine sahip olmaları kaçınılmazdır. Fakat kişiler kendi kaderlerine bırakılırlarsa zengin olanların sürekli zenginleşeceği, fakirlerin de daha da fakirleşeceği açıktır. Sosyal devletin görevi toplumdaki alt gelir grubu ile üst gelir grubu arasındaki ekonomik farklılığı azaltmaktır.
Diğer taraftan sosyal devlet, farklı statülere ve gelir seviyelerine sahip bireyleri eşit şartlarda değerlendirir.

3. Fırsat Eşitliği
Sosyal devletin amaçlarından biri de fırsat eşitliğini gerçekleştirmektir. Sosyal devlet bağlamında fırsat eşitliği hukuki eşitlik ile aynı şey değildir. Hukuk devletinde kişiler dil, din, cinsiyet, etnik köken, sosyal sınıf, gelir düzeyi vb. özelliklerine bakılmaksızın yasalar önünde eşit görülürler. Fakat bu gerçek bir eşitlik getirmez. Sosyal devlet açısından eşitlik, eşitsizlik yaratan şartların ortadan kaldırılmasıdır. Sosyal devlet anlayışına sahip devlet, özellikle eğitim yoluyla toplumdaki eşitsizlikleri ortadan kaldırır. Kişilerin çalışabilmesi için istihdam yaratır. İş kurmak isteyenleri kredilerle destekler. Çalışanların haklarını elde edebilmeleri için örgütlenmelerine ve yasal mücadele göstermelerine olanak tanır. Bunlar vb. yollarla toplumsal dengeyi kurar ve korur.

4. Sosyal Güvenlik
Toplumdaki bireyler çalışarak kendilerinin ve ailelerinin geçimi için gerekli olan geliri elde edebilirler. Fakat kişiler çeşitli nedenlerle hayatlarının belli dönemlerinde çalkamayabilirler. Söz gelimi kişi hastalanmış, iş bulamamış, çalışamayacak kadar yaşlanmış olabilir. Ailesi olmayanlar, yaşlı ya da kimsesizler olabilir. İşte böyle durumlarda kişilerin yoksulluğa düşmeden yaşamlarını devam ettirebilmeleri için gerekli sosyal kurumlann kurulması ve işletilmesi de sosyal devletin görevidir. Devlet çalışma yaşını ve yılını tamamlayanları emekliye ayırır ve emekli maaşı öder. Çalışma sırasında sakatlanan ve çalışamayacak duruma gelenlere sakatlık aylığı bağlar. Çalışanları öldüğünde eş ve çocuklarına bakar. Gazi ya da şehitlerin ailelerine bakar. Sakatlara, düşkünlere, yetim ya da terkedilmiş çocuklara bakmak için gerekli çalışmaları yapar. İşsizlere iş bulur. Bazı gelişmiş ülkelerde iş bulamayanlara maaş bağlar.
Ülkemizde Emekli Sandığı, BAG-KUR, ve SSK bu görevleri yerine getirmek için kurulmuş sosyal güvenlik kuruluşlarıdır. Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu, (SHCEK), Darülaceze, kadrn srğrnma evleri vb. kurumlarda bu amaçlarla oluşturulmuştur. Devlet bu görevleri bizzat gerçekleştirmenin yanr srra bu amaçla kurulan vakıf ve dernekleri de desteklemelidir. Ülkemizde sosyal güvenliğin gerçekleşmesi amacryla kurulmuş pek çok özel vakıf ve dernek bulunmaktadır.

5. Tam İstihdam ve İşsizlikle Mücadele
Sosyal devlet çalışabilir durumdaki herkesin çalışabilmesi için iş yerleri açar, açılmasını destekler, toplumdaki herkesin çalışabilmesi için gerekenleri yapar.

6. Sosyal Denge ve Barışı Sağlamak
Sosyal devletin temel amaçlarından biri de, sosyal dengeyi ve dolayısıyla sosyal bütünleşme ve banşı sağlamaktır. Sosyal devlet bu amaçla kişiler, sosyal sınıf ve zümreler ile farklı din ve mezheplere mensup olanların öncelikle yasalar karşısında eşit işlem görmelerini sağlamaya ve kişilerin, mensup oldukları sınıf, zümre, ırk, din veya mezhep nedeniyle ya da sahip olduğu ekonomik güçten ötürü ayrıcalıklı muamele görmesini engellemeye çalışır. Haksızlığa uğrayanları, güçsüz kişileri korur.

7. Ekonomik Büyüme ve Kalkınma
Ekonomik büyüme ve kalkınmanın sağlanması, sosyal devletin en önemli amaçlarından biri olarak kabul edilmektedir. Sosyal devlet, ekonomik büyüme ve kalkınmanın sağlanması amacıyla sermaye yatırımlarını teşvik eder, ekonomik faaliyetlerin tam istihdamı sağlayacak düzeyde gerçekleşmesi için gerekli koşulları ve ortamı sağlamaya çalışır. Bütün bunların sonucunda devlet; sağlık, eğitim, sosyal güvenlik gibi alanlara müdahale ederek ülkenin beşeri sermayesi olan ve ekonomik kalkınmada hay¬ati bir önem taşıyan işgücünü geliştirmeye, sağlıklı ve verimli çalışması için gerekli ortamı hazırlamaya yönelik tedbirler alır.
Devlet, kişilerin sosyal ve ekonomik haklarını mali gücünün yeterliliği ölçüsünde yerine getirir.

3. KONU
İnsan Hakları, Devletin Örgütlenmesi ve İşleyişi

Yasama, yürütme ve yargı devletin üç organıdır.

Yasama yetkisini TBMM yerine getirir. Türkiye Büyük Millet Meclisi, genel oyla seçilmiş 550 milletvekilinden oluşur. TBMM’nin görevleri şunlardır:

  1. Yasaları yapmak, değiştirmek ve kaldırmak.
  2. Bakanlar kurulunu ve bakanları denetlemek.
  3. Bakanlar kuruluna belli konularda kanun hükmünde kararname çıkartma yetkisi vermek.
  4. Bütçe kanunu tasarılarını görüşmek ve kabul etmek.
  5. Para basmak.
  6. Bu Ders Özeti www.theinek.com sitesinden alınmıştır

  7. Savaş ilanı vermek.
  8. Uluslar arası antlaşmaları görüşüp oylamak.
  9. Genel ve özel af çıkarmak.

Meclisin kabul ettiği yasa, Cumhurbaşkanına gönderilir. Cumhurbaşkanı bu yasayı 15 gün içinde onaylar veya bir daha görüşülmek üzere meclise geri gönderir. TBMM, geri gönderilen yasayı aynen kabul ederse söz konusu kanun yeniden Cumhurbaşkanına gönderilir ve Cumhurbaşkanı bu kez yasayı onaylamak zorundadır. TBMM yasa üzerinde değişiklik yaptıysa Cumhurbaşkanı yasayı yeniden veto ederek TBMM’ne iade edebilir. Süreç aynen işler.

İnsan haklarının anayasa ve yasalarla korunması gerekir. Ancak bu da yeterli değildir. İnsan haklarının uluslar arası antlaşmalarla da korunması gerekir.

Yürütme yetkisini Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu yerine getirir. Cumhurbaşkanı devletin başıdır ve yetkileri semboliktir. Bakanlar Kurulunun başında ise Başbakan bulunur. Asıl devlet işlerinin görüşülüp karara bağlandığı makam Bakanlar Kuruludur.

Hükümetin uygulamaları TBMM tarafından denetlenir. Meclisin hükümeti denetleme yolları şunlardır:

Soru:Bir milletvekilinin bakanlar kurulu adına başbakandan veya bir bakandan, sözlü ve yazılı olarak bilgi istemesidir.
Meclis araştırması:TBMM üyelerinin, belli bir konuda bilgi edinmek için yaptığı incelemedir.
Genel görüşme:Belli bir konunun TBMM’nde görüşülmesidir.
Gensoru:Bir siyasi parti veya en az yirmi milletvekili bir bakanın veya bakanlar kurulunun düşmesi için önerge verir. Önerge TBMM’de oylanır. Eğer salt çoğunluk (üye tam sayısının yarısından bir fazlası) sağlanırsa bakan ve bakanlar kurulunun görevi sona erer. Bazen hükümetler de güvenoyu almak için önerge verebiliriler.

Meclis Soruşturması:TBMM üye tam sayısının en az onda biri başbakan veya bir bakan hakkında soruşturma açılması için önerge verir. Soruşturma sonucunda meclis, gerekli görürse ilgili kişinin Yüce Divana sevk edilmesine karar verebilir. Yüce Divan görevini Anayasa Mahkemesi yapar. Savcılık görevini ise Cumhuriyet Başsavcısı yürütür. Yüce Divan kararları kesindir.

Hükümetin uygulamaları meclis dışında idari yönden Danıştay ve mali yönden Sayıştay tarafından denetlenir.

Yasaların yürütülmesinde insan haklarına uyulması, yürütme görevini üstlenen kişilerin bu konuda bilinçli olması ve eğitim almasıyla sağlanır.

Yargı görevini ise Bağımsız Mahkemeler üstlenir. Mahkemeler eğer bağımsız olmazsa hükümetin yanında yer alırlar. Böyle bir durumda yargı organı, hükümetin insan hak ve özgürlüklerini yok etmesine yönelik eylemlerine karşı gereken önlemleri alamaz. Ayrıca yargının bağım

Bu ders notu faydalı mıydı?
Bunu nasıl iyileştirebilirim?